İletişim | Hakkımızda
ANHA

Halepçe’den Efrîn’e: Kurbanlar aynı, Katiller de…

Zana Seydi

HABER MERKEZİ – Halepçe Katliamı’nın üzerinden 30 yıl geçti ve Kürtlerin acıları ilk günkü tazeliğini koruyor. Kürtler katillerin açığa çıkarılmasını beklerken bugün de Efrin’de, Türk devletinin soykırımıyla yüz yüze. Rejimler, diktatörler ve zaman değiştiği halde Kürtlere reva görülen soykırım politikalarında değişen bir şey yok.

Bugün Kürtlerin acılı tarihinin en somut örneklerinden olan Halepçe katliamının 30. yıl dönümü. Halepçe’de kimyasal gazlarla acımasızca katledilen 5 bin masum insan anılıyor.

30 yıl önce dönemin Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin Halepçe’de Kürtleri Kuran-ı Kerim’den Enfal suresiyle barbar yöntemlerle katletti.

Halepçe

GG

8 yıl süren İran-Irak Savaşının geride bıraktığı en acılı hatıra olmuştu Halepçe.

Halepçe, Irak’ın başkenti Bağdat’ın 241 km kuzeydoğusunda, İran sınırının 15 km batısında, Süleymaniye’nin 61 km güneydoğusunda bulunan bir şehir. Süleymaniye iline bağlı bir ilçe olan Halepçe 36 kuzey enlemi ile 46 doğu boylamı üzerinde yer alıyor ve yaklaşık 57 bin nüfusa sahip. 2013 yılı verilerine göre şehrin kırsalla birlikte nüfusu 200.000’dir.

Halepçe katliamına giden yol

İran’da 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi’ni erkenden teslim almak veya tümden boğmak için ABD ile bölgedeki Suudi, Kuveyt ve Katar gibi Arap ülkeleri Irak Saddam rejimini İran’a saldırtmak için kışkırttı. 22 Eylül 1980’de Irak İran’a savaş açtı.

ABD, Rusya ve batılı devletler, Saddam’a her türlü silâh desteğini sundu. Suudi Arabistan ve Katar da tıpkı bugün Suriye’de olduğu gibi savaşı ekonomik olarak finanse etti.

Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, 1980’li yılların ortalarında, bir yandan İran’la savaşırken, diğer yandan da ayaklanan Kürtlerle mücadele ediyordu. İran, KDP ile YNK, Şam’da bir anlaşmaya vardı ve ‘Berey Kurdistanî (Kürdistani Cephe)’ adı altında birleşip Süleymaniye çevresini kontrol altına almaya başladı.

Kürtleri “hain” ilân eden Saddam Hüseyin ve ekibi, ‘Kürt sorunundan sonsuza dek kurtulmak’ için 1986’da ‘Enfal’ adını verdiği ülke tarihinin en barbar saldırılarının startını verdi.

İslamın kutsal kitabı Kur’an-ı Kerîm’deki bir sure olan “Enfal”, Arapça “ganimetler” anlamına gelir.

Kara harekâtları, havadan bombalamalar, köy ve kasabaların sistematik bir şekilde yıkılması, toplu zorunlu göçler, idam mangaları ve kimyasal silâh kullanımı gibi her tür vahşet sergilendi.

Enfal harekâtında 182 bin Kürt katledildi. On binlercesinden bir daha haber alınamadı, kayıp on binler arasında çeşitli Arap ülkelerine satılan binlerce Kürt kadını ve kızı da vardı.

3 yıl süren katliam ve yok etme operasyonunda kimyasal bombalar ilk olarak Dolî Balîsan’da (Balîsan Vadisi) kullanıldı. Balîsan’ı, Şanexşê köyü takip etti. Kimyasal saldırıların üçüncü ve en büyüğü ise Halepçe’ye yapıldı.

İnsanlığın utanç günü: 16 Mart

İran-Irak Savaşı sürerken İran askerleri 14 Mart 1988’de peşmergelerle birlikte Halepçe’ye girdi. Ağır kayıplar veren Saddam Hüseyin rejimi şehirden tümden çekilmek zorunda kaldı. Halk ilk defa özgür nefes solumaya başlamışken, 15 Mart günü peşmerge gücünün büyük bölümü bilinmeyen bir nedenle Halepçe’den geri çekildi. Baas rejimi 16 Mart 1988’de Halepçe, Dûceyde, İnab, Xurmal ve Sirwa kasabalarını bombaladı. Bombardıman ve topçu saldırıları iki gün sürdü.

Rus yapımı Mig-21’lerin 3 saat süren zehirli gaz (hardal gazı, sinir gazı ve siyanit gazı) bombardımanı sonucunda çoğunluğu çocuk ve kadın en az 5 bin (bölge halkına göre 22 bin) zehirlenerek ya da yanarak öldü. Barbarca gerçekleştirilen katliamda 20 bin civarında insan da ağır derecede yaralandı.

Tanıklar o gün Halepçe’nin üzerine, gökten “elma kokusu” yayıldığını ve bu kokunun masum insanlara ölüm yağdırdığını not ederken, bölgeye ancak 3 gün sonra gidebilen gazeteciler her yerin cenazelerle dolu olduğunu ve kokudan alanda nefes almakta zorlandıklarını yazdı.

Katliama kimler ortak oldu?

Savaşın tarafı İran, olayı dünyaya duyurdu. Ancak soruna insani açıdan bakmak ve katliamda kendi payını görmek yerine bu katliamdan bile rakibine karşı propaganda üstünlüğü sağlamayı esas aldı.

Halepçe katliamından 2 ay sonra 19 Ağustos 1988’de Irak ve İran, ateşkes anlaşması imzaladı. Savaşın sona ermesinden 5 gün sonra Irak ordusu Halepçe’yi geri aldı. 8 yıl süren savaştan ve sonrasındaki anlaşmadan en büyük zararı yine Kürt halkı gördü.

Halepçe katliamında kullanılan kimyasal gazlar yıllar sonra bile insanların ölümüne neden oldu. WHO verilerine göre Halepçe katliamından günümüze kadar 43.753 kişi yaşamını yitirdi, 61.200 kişi ise sakat kaldı.

Katliama hiçbir ülkeden tepki gelmemesi ise, başta NATO ve BM olmak üzere uluslararası güçlerin ve birçok ülkenin bu katliamın arkasındaki esas güçler olduğunu gizlemeye yetmedi.

Katliamın ilk elden sorumlusu Saddam yönetimiydi. Ancak Irak’ın bu kimyasal gazları kendisinin üretmediği ve birçok ülkeden aldığı açıktı. Bu güçler de katliamdan en az Saddam kadar sorumluydu.

Büyük bir kimyasal savaş gücüne sahip Rusya, kimyasal silahların satışını yasaklayan uluslararası anlaşmalardan muaf olan dönemin Batı Almanya hükümeti, Saddam’a her türlü desteği veren ABD ve NATO’nun yanı sıra İsviçre ve Belçika gibi Avrupa ülkeleri bu kimyasal maddeleri vermişti.

Halepçe Katliamında TC’nin Rolü

Halepçe’de kullanılan kimyasal maddelerin Türkiye üzerinden Irak’a yollandığı da kanıtlandı.

Irak’ın kimyasal yapımında kullandığı gemiler dolusu kimyasal madde, başta İsviçre, Belçika ve Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde üretiliyor, deniz yoluyla Türkiye’ye, Mersin Limanı’na indiriliyordu. Ondan sonra Türk firmaları tarafından etiketlenerek TIR’larla Irak’a gönderiliyordu.

Irak’a bu şekilde kimyasal maddeler satan Türk şirketlerinden biri ONAK, diğeri de PENTA idi. “İhracatı Teşvik Belgesi” kapsamında yapılan ‘ticaret’ açıkça resmî olarak onaylanmış, hatta teşvik edilmişti.

Kürt katliamına sözde islam ülkeleri de ortak oldu

Halepçe katliamı gerçekleşirken Katar’da 53 İslam ülkesi toplandı. Ama hiç biri ne katliamdan söz etti, ne de katliamı kınadı. Toplantıda Bulgaristan’da yaşayan Türklerin asimilasyonunu engelleyecek kararlar almak üzerinde duran 53 sözde islam ülkesi, 5 bin Halepçeli sivilin katledilmesini görmezden geldi ve katliamdaki paylarını ortaya koydu.

ABD’nin rolü

1985’te ABD, Saddam’a 1,5 milyar dolar değerinde, aralarında Irak’ın nükleer ve biyolojik silah programında da kullanabileceği şarbon türevleri ve zehirli gazlar sağlayan bir anlaşma imzaladı. Saddam ABD’den kredi, teçhizat ve örtülü askeri destek aldı. BM ve başka kurumlarda savaşta yasak silahları kullanmasından ötürü kınamalara karşı ve ABD kongresinin yardımı kesme çabalarına karşı diplomatik destek de aldı.

Saddam Mart 1988’de Halepçe’de Kürt sivillere karşı zehirli gaz kullanarak 5 bini aşkın insanı öldürdüğünde de CIA ona istihbarat ve diğer yardımları sağlıyordu.

Katliamın sorumlularının açığa çıkmasını kim engelledi?

ABD, Irak’ın Kürtlere karşı uyguladığı katliama ses çıkarmadığı gibi katliamın nedenlerini ve arkasındaki güçleri aydınlatacak bilgilerin gizlenmesi konusunda da rol aldı. Saddam Hüseyin’in idam edilmesine yakın günlerde davayı ayrı bir mecraya taşıyacak bilgilere ulaşılmıştı. Ancak buna rağmen dava devam ettirilmedi ve Saddam alelacele idam edildi. Bu bilgiler Halepçe katliamında kullanılan kimyasal silahları Saddam rejimine temin eden ve buna aracılık eden ülke ve şirketlere ilişkindi. Bu, yaşanan katliamın hedefini ve arkasındaki güçlerin kimler olduğunu görmek açısından önemlidir.

Ancak aynı ABD ironik bir şekilde Halepçe katliamında kimyasal silahların kullanılmasını, Irak’ın işgaline gerekçe yaptı. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Saddam’ın elinde büyük miktarda kimyasal silah bulunduğunu öne sürerek, Irak’ı işgal harekatı başlattı. Ancak kimyasal silah iddiası hiçbir zaman doğrulanamadı.

Halepçe katliamı soykırım olarak tanındı

Halepçe Katliamı, 1 Mart 2010 yılında Irak Yüksek Ceza Mahkemesi tarafından “Soykırım” olarak kabul edildi.

Her yıl dünyanın birçok yerinde demokratik kurum ve kuruluşlar Halepçe katliamıyla ilgili anma törenleri ve kınamalar gerçekleştirmeye devam ediyor. Ama hala gerçek katiller yargılanmış değil.

Halepçe ne ilk ne de son oldu

20’inci yüzyıl insanlık tarihinde büyük savaşların, acımasız katliam ve soykırımların gerçekleştiği en kanlı yüzyıl olarak yer etti. Uluslararası güçlerin paylaşım ve çıkar hesaplarının kurbanları ne yazık ki, Ortadoğu’nun en kadim halkları oldu. Başta 1915 Ermeni-Asuri-Süryani soykırımı olmak üzere, Yahudi soykırımı, Hiroşima, Nagazaki vahşeti ve Kürt soykırımı insanlık hafızasında silinmesi imkansız izler bıraktı.

Kuşkusuz Filistin halkından da öte Kürtler, dünya halkları içinde acıya, zulme, katliam ve asimilasyona en çok uğrayan halktır.

Birinci Dünya Savaşı sonrası yeniden şekillenen dünyada kendilerine yer verilmeyen, ulusal ve toplumsal varlıkları dahi inkar edilen Kürtler en insanlık dışı uygulamalara, ağır katliamlara maruz bırakıldı. Halepçe de kendisinden önceki Koçgiri, Dersim, Agirî, Zilan, Maraş gibi, kendinden sonraki Roboski, Cizre, Nusaybin, Şengal ve Kobanê’yle devam eden yüz yıllık sistematik inkar ve imha politikalarının bir halkası oldu sadece.

Uluslararası güçlerle sömürgeci egemenlerin kirli çıkar hesapları bu zulüm ve katliamlarda esas nedendir. Ancak Kürtlerin ulusal birlikten, ulusal bir strateji ve ulusal savunma gücünden yoksun oluşları da bu katliamlara davetiye çıkarmaktadır.

Halepçe’den Efrîn’e: İktidarın temel silahı din

Bir insanlık suçuna, içinde katliam, imha, tecavüz, her türlü insanlık dışı vahşetin sergilendiği soykırıma bile Kur’an surelerinden isimler vermek, Kürtleri egemenlik altında tutan rejimlerin islam dini konusundaki iki yüzlü sahtekarlıklarını ve Kürtlerin en kutsal inançlarıyla bile kendi çıkarları için nasıl oynadıklarını ortaya koymaktadır.

Halepçe katliamından tam 30 yıl sonra bu defa Türk devleti Efrin’e yönelik 72 savaş uçağıyla yeni bir soykırım saldırısı geliştirirken, Türk Diyaneti bunun adını “Fetih” koydu ve resmi talimatla, 90 bin camide soykırım saldırıları bitinceye kadar yatsı ve sabah namazlarında Fetih Suresi’nin okunması talimatını verdi.

Dün Saddam Kürt soykırımına “Enfal” adını vermişti, bugün ise, Saddam müsveddesi R.T Erdoğan Kuran-ı Kerim’den “Fetih” suresiyle Kürtleri Efrin’de islam adına soykırıma uğratmak istiyor, hem de ‘Zeytin Dalı’ adı altında, NATO patentli silahlar, napalm, klor, sarin ve daha nice kimyasal gazlarla…

Peki Halepçe ve Efrîn’de TC ve Saddam’ın saldırıp katlettikleri Kürtler Müslüman değil mi?

Bu anlamda Halepçe’de Kürtleri kimyasal gazlarla zehirleyen Baas rejiminin uçaklarıyla Şengal’e, Kobanê’ye saldıran sözde İslamcı çetelerin, AKP/Erdoğan’ın izinin birbirine karıştığı gerçeği tesadüf değildir. Kaldı ki her gün AKP-DAIŞ ilişkileri ve ortaklığına ilişkin yeni kanıtlar ortaya çıkmaktadır.

Efrîn’e yönelik soykırım ve bombardımanın adını, barışı simgeleyen ‘Zeytin Dalı’ koymuşlar. Öyle ya, Saddam da Halepçe’de Kuran’dan ‘Enfal’ ismini kullanmıştı.

BM ve NATO bu ne tesadüf!

Tarihin cilvesi olsa gerek; Halepçe katliamına ortak olan NATO, AB ülkeleri, ABD, Rusya ve tüm bunların formalite örgütü BM ile Arap Birliği ve sözde islam ülkeleri, 30 yıl önceki gibi bugün de Efrîn’de Kürt soykırımına ortak olup sessizce ellerini Kürt kanına bulamış durumdalar. 55 gündür devam eden soykırım saldırılarına karşı sürdürdükleri sessizlik, bu güçlerin tıpkı Halepçe örneğinde olduğu gibi Efrîn’deki soykırımın da ortakları olduklarını ortaya koymaktadır.

TC’nin katliam saldırılarına karşı durmaktan aciz BM, sivil halkın yaşadığı kenti terk etmesini istiyor ve utanmaz bir tavırla YPG güçlerini suçluyor. Bu da en yalın ifadeyle kapalı kapılar ardında varılan gizli anlaşmalarla TC’nin katliamlarına BM’nin onay verdiğini kanıtlıyor.

Ancak tarihin ve özellikle son 30 yılın acılarından dersler çıkaran Kürtler, din taciri katillerin, arkalarına gizlenerek suskunluğa gömülmüş suç ortaklarının maskesini, 55 gündür yürüttüğü destansı direnişle birer birer söküyor. Yüz yıllardır insanoğlunun en temel değer yargıları olan “insan hakları, eşitlik, adalet ve demokrasi”yi dillerine dolayıp gasp eden, bu değerler üzerinde kirli pazarlıklar yürüten uluslararası hırsızların ve sahte demokrasi havarilerinin gerçek çirkin yüzlerini açığa çıkarıyor. Direniş etrafında ördüğü ulusal birliğiyle, halkların öz iradesini açığa çıkaran demokratik sistemiyle yaşamını ve geleceğini bugünden örerek adım adım özgürlüğe yürüyor.

ANHA